Bir Yol Hikâyesi: Aynadaki Yansımam
Olma Hali
Olmadan yapmak mümkün mü ayna?
Zor soruları ben sorardım oysaki. İlk kez kendisine böylesi güçlü bir soru sorarken görüyorum onu. Deldi geçti gözleri gözlerini, kilitlendi uzak ufuklara.
O kadar fazla takılıyoruz ki yapmaya, eylemeye, harekete geçmeye. Neyi ne için yaptığımızı unutuyoruz bazen bunca koşturmaca arasında. Yapamadığımızda yeni yollar deniyoruz da durup hiç bakıyor muyuz kendimize, yeterince olduk mu acaba?
Aldığı koçluk eğitimi sonrasında daha bir sorgular oldu yaşamını, kimliğini, hayallerini ve mevcut gerçekliğini. ‘İnsanı en çok kendi çıplak gerçekliği ürkütüyor ayna’ demişti bir keresinde. Gerçeklik ne diye sormuştum, buzdağının altı başlıca bir dünya diye cevap vermişti.
Dışa dönük, sürekli projesi olan, bir yerde duramayan, dursa hemen yolunda gitmeyeni düzelten bir yapım var. Yaptığım her şeyin benden daha büyük bir şeye hizmet ettiğine inandım bunca yıl. Fakat şimdi içimde tam da tarif edemediğim bir duygu var.
Kaç yıllık aynasıyım onu böylesi durgun görmedim. Yüzünü ekşitip sağ elini göğsüne bastırdı. Derin bir nefes aldı burnundan ve yavaşça verdi ağzından. Gevşedi yüzündeki tüm kaslar. Sanki her nefes alışverişi bedenine uzanan bir el gibi temas etti tüm hücrelerine.
İlk defa kendime döndüm ayna. İçimdeki kocaman boşluğu gördüm. Hiç hoşlanmadım önce ve arkamı dönüp koşar adım kaçtım içimdeki benden. Zihnimi oyalamak için çok da zorlanmadım doğrusu biliyor musun? Gel gör ki zihnimin meşguliyeti ile paralel gitmiyor kalbimin ritmi.
‘Ne var o boşlukta seni böylesi kaçıran?’
Tam da yaşayamadığım çocukluğum var ayna. Okul hayatı ile tanıştığım ödevler, sınavlardan yüksek not alma beklentisi, DNA’ma yüklenen iyi, dürüst, saygılı insan olma etiketi, oda toplama ile başlayan ve üzerime aldığım sorumluluklar, iyi okullara girmek için çok çalışmam gerektiği inancı, çok da zeki olmadığım fakat çok çalıştığıma dair bana yüklenen kodlama var. Oyuncaklarıma veda ettiğim günü bile hatırlıyorum. Okula başlamaya bir hafta kala annem ve babamla toplamıştık odamı. Kocaman bir kutuya doldurmuştuk oyuncaklarımı. Artık büyüdüğüm oyuncak oynama zamanımın bittiği söylenmişti bana. En çok sevdiklerimi minik bir sepete ayırmış ve geri kalanları da oyuncağı olmayan çocuklara göndermiştik. İçim kan ağlamıştı ama yüzümde büyümenin verdiği gurur vardı. Çünkü beni böyle görmek isterlerdi. Diğerini görseler acaba beni gene de severler miydi?
Ayrıca çoklu zekâ diye bir şey varmış biliyor musun? Gelmişim 30 yaşıma yeni öğrendim. Zeki olmanın tek belirtisi çarpım tablosunu ezberlemek, erken okumak veya sınavlardan yüksek not almak da değilmiş.
Durdu ve bir soluk verdi.
Ben bunca yıl o kadar da zeki olmadığıma inandım. Niye biliyor musun çünkü babam böyle demişti kuzenimin babası ile konuşurken. Ah keşke salona kitabımı almaya gitmeseydim de duymasaydım o sözleri. Fakat şimdi görüyorum ki duygusal, sosyal ve dil zekâm oldukça baskınmış. Hem çeşitli aktiviteler yaparak da geliştirebiliyormuşuz diğer zekâları.
Sanki bana değil tüm bu açıklamaları, karşısındaki çocukluğu ile konuşuyor. Bakalım ne yapacak tüm bu farkındalığı ile?
Başkalarının sözlerine kendime verdiğim sözlerden daha çok inanmışım meğer. Ah ne de acıtıyor bir bilsen. Ne düşünüyorum biliyor musun ayna? Belki de doldurmam gerekmiyordur o boşluğu. Orada olduğunu bilmeye ve görmeye ihtiyacım vardır önce. Belki böyle böyle çözeceğim adlandıramadığım tüm o duyguları.
Daldı gitti uzaklara, çocukluğu halen yanı başında.
Kendimi daha mı çok sevmeliyim acaba ne dersin? Belki o zaman yeşerir tekrar yapraklarım, kuşlar konar dallarıma. Biraz da sarılsam mesela, şefkatle kucaklasam oyuncakları ardından ağlayan minik kalbimi?
Ne dersin? Sence o zaman olur muyum ayna?
İpek Kaytaz
Profesyonel Koç-ICF, Mentor, Eğitmen, Danışman





