Bir Yol Hikâyesi: Aynadaki Yansımam
Bir Kum Tanesidir Zaman
Ölümün gerçekliği ve keskinliği karşısında hiçbir şey yapamıyor insan. Derinlerde bir yerlerde bilmekle defalarca yüzleşmek arasındaki o ince çizgideyim.
Bugün yarına göre geçmiş olacak ve elde sadece bugün var. Bir gün 24 saatten, bir saat 60 dakikadan, 1 dakika 60 saniyeden oluşuyor. En küçük birimden bakarsan bir gün 86.400 saniyeden oluşuyor. Bu taraftan bakınca zaman ne de çok değil mi ayna?
Annesinin sene devriyesi yaklaşıyor. Yılın bu zamanlarında daha bir düşünceli olur, dalar gider uzaklara, annesinin en sevdiği şarkılar yankılanır odalarda. Son izledikleri film tekrar izlenir. Fakat bugün adını koyamadığım bir tat var ortamda. O kadar kaçırıyor ki bakışlarını, göremiyorum ardını.
Ben sözünü tutmayan bir insan mıyım ayna?
“Kime karşı verdiğin sözü tutamadın da rahatsız oldun bu kadar?”
Yoksa kendimi mi sevmiyorum sence?
İşte şimdi geldi karşıma. Dimdik bakışları derin sorgularda. Aradığı cevap her ne ise, yanıtı sadece kendi içinde.
Annem olsa kesin “Hadi oradan, saçmalama.” derdi. Bana bir bir kendisine verip de tuttuğum sözleri sıralardı. Gönüllü çalışmalarımı hatırlatır, kendisini sevmeyen başkasını sever mi diye sorardı. Ne kadar sabırlı, özverili, sevgi dolu, umutlu ve azimli olduğumu söylerdi. Bana da pek iyi gelirdi, eminim.
Gün batımını izlemek gibi bazen hayat, renklerin alacası içinde pek bir albenili. Uzaktan bakınca bilmiyor ya içini, kim bilir hangi sübjektiflikte kaç tane ‘miş’çesine hayâller gizli?
Arkasını döndü ve dolabının içinden kalp şeklinde küçük bir teneke kutu çıkardı. Kutunun içi çeşitli büyüklük, renk ve desenlerde deniz kabuklarıyla, irili ufaklı şeffaf ve renkli taşlarla doluydu. Daha önce hiç görmediğim bu kutu, belli ki ne çok anı saklıyordu.
Biz küçükken annemle her yaz sahilde ya renkli taş ya da deniz kabuğu toplardık. Annem insanların da tıpkı bu taşlar ve deniz kabukları gibi olduğunu söylerdi. Dışarıdan bakınca birbirinin aynısı gibi görünse de hepsinin bir diğerinden en azından bir yönüyle farklı olduğunu gösterirdi. Bu dediğimi büyüyünce daha rahat anlayacağımı da ekler, yanağıma bir öpücük kondururdu.
O günlerimizi çok özlüyorum ayna.
Yutkundu, dolu dolu olan gözlerini pencereye çevirdi. Sahilde annesi ile yürüyen küçük kızı izler gibiydi. Kim bilir hatırına başka neler neler geldi?
Kendi biricikliğimden asla vazgeçmeyecektim. Bak dolabıma, bak şu kıyafetlere. En önce üzerimdeki renklerden vazgeçtim. Sonra yazmayı bıraktım. Boyalarımı ve şövalemi tavan arasına kaldırdım.
Annem öldüğünden beri kaç yaz geçti? Sor bakalım şu kutuya bir tane taş, deniz kabuğu ekledim mi diye. Yok. Başımı aşağıya indiremedim bile biliyor musun? Öylesi tutunmuştum çünkü bu versiyonuma ve delicesine yoğundum. İnan bana, hiç ama hiç zaman yoktu ne yazmaya ne de çizmeye onca zaman.
Artık tutmuyordu kendisini. Cesurca akıyordu göz yaşları. İnsanın en saf halinden gelen yansımalar ne de kıymetliydi. Artık o minik kutunun içindeki taşlar ve kabuklar daha bir parlaktı.
Ben böyle yaşlanmak istemiyorum ayna. Hayat uzunca bir süre seni sen yapanları kenarda tutup, emeklilik günlerinde kaldığın yerden devam edecek ezbere bir senaryo değil.
Ben biricik ve tekim ayna. Her bir saniye, benim denizimdeki bir kum tanesi. Ve inan bana, hayat ne olursa olsun her saniye çok ama çok kıymetli.
İpek Kaytaz
Profesyonel Koç-ICF, Mentor, Eğitmen, Danışman






