Hayat bu kadar da yorucu olmamalı ayna. Hep bir koşturmaca içindeyiz. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Kimi zaman adı konmuş, çoğu zaman ise gizli bir yarıştayız sanki. Yarış kimin yarışı, sonundaki ödüle değecek mi bilinmez, gene de koşturup duruyoruz.
Dingin bir ses tonu vardı bu akşam. Eve erken gelmişti. Hareketleri her zamankinden daha yavaştı. İlk defa bu kadar uzun süredir diyafram nefesi kullanıyordu.
‘Koşmak zorunda olduğunu kim söyledi sana?’
Aniden durdu, aynadaki suretine uzun uzun baktı. Kim bilir bu sessizlikte neler kıpırdadı?
Koşmak… Bilinçli veya bilinçsizce yapılan bir tercih olabilir mi acaba? Günün sonunda tüm bu koşturmacalar bizim tercihimiz ve biz mi bunu unuttuk? Koşturmak, çok yoğun olmak bir trend oldu da ait olmak için mi biz de koşuyoruz acaba? Hatta koşturmaktan şikâyet edip, koşturmayanları içten içe kınıyoruz ya, çok mu samimiyetsiziz kendimize karşı, ya da belki herkese karşı?
“Hareket berekettir ayna.” diyen o kadın nerede şimdi? “Bu tempoyu seviyorum, bana yaşadığımı hissettiriyor.” lafı üzerinden daha bir ay bile geçmemişken… O zaman samimi değil miydin mesela?
Sanırım kabul görmek, bir şeye ait olmak benim en gizli arzum. Kabul görmek ve gruba dahil olmak için de uyumlanmak bence benim en doğal yeteneğim. Küçükken kuzenimin dişi sallandı, benimkinden önce çıktı diye tadımın kaçtığını hatırlıyorum. Oyun oynamak bile istememiştim, dişim ağrıyor numarası yapmıştım. Lisede tüm kız arkadaşlarımın flörtleri vardı diye bana ilk açılan çocukla görüşmeye başlamıştım, bana hiç uygun olmadığını bile bile. Şimdi yetişkinim ve oyunun kuralları değişti. Güç dengesi, ilişkiler, bildiğini gösterme, bilmediğini çoğu zaman beceri ile örtme, işini iyi yaparken hem işini hem de kendini pazarlama… Öyle çok dinamik var ki.
Derin bir iç çekti. Sanki sırtında bir çuval taşıyormuş da onu bırakmış gibi bir rahatlama yayıldı bedenine, omuzlarını, sırtını, boynunu esnetti.
Bakıyorum da ayna, bunların hepsi birer hikâye, geçmişe dair. Ve ne acıdır ki o hikâyelere baktıkça geleceği tasarlama telaşından bugününü yaşamıyor insan, yaşamadığının farkına bile varmadan.
Tam böyle farklılaşmak istiyorsun diyelim, azıcık kıpırdandın, hop bir iç ses canlı yayına başlıyor. Sırf olduğun yerde, olduğun kişide kal, çıkma kabuğundan diye. Oysa çıkanların yazdıkları yeni hikâyelere gıpta ile bakıyorsun içten içe.
En acısı da ne biliyor musun ayna? O kadar alışmışız ki maskelerle dolaşmaya özümüzü kaybetmişiz günün sonunda.
‘Esas soru bundan sonra ne yapacaksın?’
Ahh… Bu farkındalıkla başa çıkmak da zor ayna. Bilmezken daha özgürsün. Bilmenin vicdana getirdiği bir sorumluluk da varmış meğerse. Maskelerimi bırakmaya, samimiyetsizliğimi itiraf edip, oradan samimi bir şekilde kendimi var etmeye hazır mıyım acaba?
Tekrar derin bir nefes verdi. Omuzlarını silkti. Başını gururla yukarı kaldırdı, sağ üst köşeye çektiği gözleri ile geleceğine gitti. Sonra derin bir nefes alırken gözlerini kapadı, yüzünü aşağı eğdi. Kalbinin üzerinde birleşen elleri ile dua eder gibi bir hali var şimdi.
Bu soruların cevaplarını henüz bilmiyorum ayna. Ama bu soruların kalbimdeki titreşimine de yabancı kalamam bu saatten sonra. Ne olacağını, kim olacağımı zaman içinde keşfedeceğim ayna.
İpek Kaytaz
Profesyonel Koç-ICF, Mentor, Eğitmen, Danışman






