Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor tarafından hazırlanan Türkiye Raporu 17 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda 107 ret oyu ve 171 çekimser oya karşı 381 oyla kabul edildi. 1980’lerden beri AP Türkiye’de demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, azınlık hakları gibi konulara en fazla duyarlı olan AB kurumlarının başında geliyor. Bu ilgi Avrupa Komisyonunun her yıl hazırladığı aday ülke raporlarına atfen AP tarafından hazırlanan ülke raporlarına da yansıyor. Nitekim bu raporda Sanchez Amor, sadece Türkiye’de otoriterleşme olarak tanımladığı gelişmeleri eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Avrupa Komisyonu, Üye Devletler ve Avrupa Dış Eylem Servisini Türkiye’deki demokratik gerileme konusunda seslerini çıkarmamak ve görmezden gelmekle suçluyor. Bu konuda AB’nin diğer kurumlarına daha güçlü ses çıkarmaları ve Türkiye’deki demokratik gerileme karşısında tavır almalarını öneriyor. Sanchez Amor bu sessizliğin AB’nin imajını ve kredibilitesini zedelediğini ve Türk toplumunun en Avrupa ve demokrasi yanlısı unsurlarını yabancılaştırdığını öne sürüyor.
Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan 2025 raporu da Türkiye’de demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konularında önemli eleştiriler barındırsa da Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen veya Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Marta Kos gibi figürlerden bu konularda yüksek sesli eleştiriler duymuyoruz. Ursula von der Leyen’in gündemde epeyce tartışılan ve Türkiye’yi Rusya ve Çin ile birlikte etkinliği sınırlandırılması gereken bir aktör olarak konumlandıran konuşması ise sadece kendisinin görüşünü değil ancak AB dış politika çevresinde zaman zaman dile getirilen bir anlayışı yansıtıyor. Türkiye’yi AB’nin demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler ve hukuk değerleri alanının dışında gören bir yaklaşımı hissettiriyor. Türkiye’nin bölgesel bir aktör olarak dış politika aktivizmi ve yükselen savunma sanayinin de sağladığı destekle bölgesel çatışmalara daha fazla müdahil olan bir güç olması AB çevrelerinde endişe yaratıyor. Bu durum hem Avrupa Komisyonu hem de AP raporlarında yansıtılan Türkiye’nin 2000’li yıllarda %80’lerden, 2025’te %4’lere düşen AB dış ve güvenlik politikası uyumu düzeyiyle birleşince Türkiye’yi çevre bölgelerde AB çıkarlarına ters düşen bir ülke olarak konumlandırıyorlar.
AP Bir Papağan Mı, Yoksa Bir Güvercin Olabilir Mi?
Tabii asıl önemli konu Doğu Akdeniz ve bu bölgedeki AB Üye Devletleri olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY). Yunanistan ile ikili sorunlarımız ve Kıbrıs konusundaki uzlaşmazlık Türkiye ile ilgili her rapor ve karara yansıyan bir mesele olmaya devam ediyor. Nitekim bu raporda da bölgede güvenlik ve istikrarın önemini vurguladıktan ve Türkiye ve Yunanistan arasındaki diyaloğun olumlu karşılandığını belirttikten sonra, Türkiye’nin Yunanistan’a karşı savaş tehdidinde bulunduğu, Mavi Vatan doktrini ile Yunanistan ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin egemenlik haklarını ihlal etmekle suçlamakta, Yunan hava sahasının ihlallerinde artış olduğunu belirtmekte, Yunan münhasır ekonomik bölgesinin ihlal edildiğini ifade etmekte, Yunan karasularının içinde Türk gemilerinin yasadışı balıkçılık gerçekleştirdiğini ileri sürmektedir. İhlal olarak ortaya koyulan tüm bu hususlar Türkiye ve Yunanistan arasındaki karasuları kaynaklı anlaşmazlığın yansımasıdır. Burada konunun ikili bir sorun olduğu dikkate alınmadan Yunanistan’ın pozisyonu tek geçerli pozisyon olarak görülmekte ve bu açıdan bakınca Türkiye’nin her eylemi Yunan karasularını veya egemenlik haklarını ihlal eder şekilde resmedilmektedir. AB’nin Üye Devletlerin tutumlarını benimseyip desteklemesi doğal karşılanabilir ancak Türkiye’nin de bir aday ülke ve önemli bir ortak olduğu unutulmamalı ve dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir. AB bu konuyu da çözümsüzlüğü destekler şekilde ele almakta, taraflara eşit mesafede durup, çözüm süreçlerini kolaylaştıran, geçerli planlar sunan bir arabulucu vs. rolü oynama fırsatını statükocu bir tavırla reddetmektedir. Keşke Sanchez Amor raporunda bu alanda da Komisyon ve Konseyi yapıcı öneriler sunmaya ve statükoyu korumanın ötesinde barış ve istikrar için pozitif değer üretmeye davet etseymiş.
Raporda, Kıbrıs meselesi konusunda Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde tek bir uluslararası tüzel kişiliğe, tek egemenliğe, vatandaşlığa ve siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu iki bölgeli bir federasyon temelinde adil, kapsamlı, geçerli ve demokratik bir çözüm olduğu belirtilmekte, 2017’de Crans Montana’daki görüşmelerde bırakılan yerden görüşmelerin tekrar başlaması çağrısında bulunulmaktadır. Bu konuda da federasyon alternatifi desteklense dahi, GKRY’nin AB üyesi olmadan önce Annan Planı’nı reddeden taraf olduğu hatırlanmalı ve Kıbrıs Rum yönetimini KKTC ve Türkiye için kabul edilebilir koşullara razı etmeden başlayacak her sürecin hüsranla sonuçlanacağı dikkate alınmalıdır. Gerek AP gerekse AB bu konuda işin bu kısmını görmezden gelerek sadece müzakerelerin başlamasının yeterli olabileceğini ileri sürmektedir. Papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamak yerine, yeni ve günümüz koşullarını yansıtan önerilerle gelmek, gerçek bir diplomasi aktörü olmak için taraflara eşit mesafede olunması gerektiği hatırlanmalıdır.
AB ile Türkiye arasındaki dış politika uyumsuzluklarının Avrupa’nın güvenlik ve savunma mimarisiyle tam olarak örtüşmediği ifade edilirken, taraflar arasında iş birliği, karşılıklı çıkar, kademelilik, orantılılık ve geri döndürülebilirlik ilkelerine dayalı bir ilişkinin geliştirilmesinin gerekliliği öne çıkarılmaktadır. Bununla birlikte, çevresindeki çatışma ve güvenlik riskleriyle doğrudan karşı karşıya bulunan Türkiye’nin ulusal öncelikleri doğrultusunda bağımsız bir dış politika izlemesinin doğal olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Dış politika alanındaki uyumun azalması sorunu yalnızca Türkiye’ye atfedilemez; üyelik müzakerelerindeki tıkanıklık, Türkiye’nin çeşitli dış politika krizlerinde yeterli destek görmemesi ve AB’nin zaman zaman dışlayıcı bir yaklaşım benimsemesi de bu durumun nedenleri arasında değerlendirilmelidir.
Adalet Bakanı’na Yönelik Kısıtlayıcı Önlem Önerisi
7 Mayıs 2025’te kabul edilen AP’nin önceki Türkiye raporunda da AB Global İnsan Hakları Yaptırım Rejimi altında yaptırım uygulanması konusuna yer verilmişti. Buna göre 2024 yerel seçimleri sonrasında belediye başkanlarının görevden alınmaları, tutuklanmaları, kayyum ataması uygulamaları yerel demokrasiye yönelik bir saldırı olarak ele alınmış ve aynı zamanda Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı olan AB Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisine kayyum görevini kabul eden veya atayan yetkililere ve insan hak ve özgürlükleri üzerinde baskı uygulayanlara yönelik kısıtlayıcı önlemler alınması çağrısında bulunulmuştu.
2026 raporunda da bu çağrı daha güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Dış ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi’ne AB Global İnsan Hakları Yaptırımlar Rejimi kapsamında ciddi ve kasti insan hakları ve temel özgürlükler ihlalleri bulunan kişilere karşı AB’deki varlıklarının dondurulması dahil olmak üzere kısıtlayıcı önlemler alınması çağrısında bulunuyor. Bu kişiler arasında Adalet Bakanı Akın Gürlek de yer alıyor. Bunun yanında Ülkü Ocaklarının AB Üye Devletlerinde diasporaya yönelik faaliyetlerinden de endişe ile söz ediliyor ve Müslüman Kardeşler ile ilişkili hareketlere verilen desteğin bitirilmesi çağrısında bulunuluyor.
Dolayısıyla kayyum olarak görev yapan ve bu atamaları gerçekleştirenlere yönelik yaptırım çağrısı yeni değil ancak bu raporda doğrudan Adalet Bakanı’na yönelik böyle bir çağrıda bulunulması önemli bir değişikliğe işaret ediyor. AP raporu AP’nin kendi inisiyatifiyle kabul ettiği bir kararla onanıyor ve sadece AP’yi bağlıyor. Bu rapordaki çağrıları dikkate alıp almamak ise çağrının yapıldığı Avrupa Komisyonu, AB Konseyi gibi kurumların eyleme geçip geçmemesine bağlı. Türkiye-AB ilişkilerinin karşılıklı fayda temelinde pragmatik bir yaklaşımla yürütüldüğü bu dönemde Komisyon veya Konsey böyle bir yaptırım alma kararından kaçınacaktır. Ancak yine de Türkiye’de hükümet içinde yer alan bir Bakan’a yönelik böyle bir kısıtlayıcı önlem alma çağrısında bulunulması oldukça dikkate alınması gereken bir husus olup meşruiyet ile ilgili bir tartışmayı beraberinde getirmektedir.
Tematik Alanlarda İleriye Dönük Adımlar
Raporda Türkiye’nin milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapması takdir edilmekte; düzensiz göçle mücadelede iş birliğinin önemi vurgulanmaktadır. Ayrıca iklim politikaları alanında atılan adımlar, özellikle iklim kanunu ve emisyon ticaret sistemi oluşturulmasına yönelik girişimler olumlu gelişmeler olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye ile AB arasındaki yüksek düzeyli diyalog mekanizmalarının yeniden canlandırılması, enerji, ulaştırma, dijital altyapı ve kişiler arası temasları güçlendirecek bağlantısallık projelerinin geliştirilmesi, Türkiye’nin ortak dolaşım ücretlendirme alanına (“Roam Like at Home”) ve Tek Avro Ödeme Alanı’na dahil edilmesi yönündeki öneriler raporun dikkat çekici olumlu yönleri arasında yer almaktadır.
Raporun en önemli yapıcı unsurlarından biri ise Gümrük Birliği’nin güncellenmesine verdiği destektir. Modernizasyon sürecinin ticaret ve yatırımları artıracağı, tedarik zincirlerinin dayanıklılığını güçlendireceği, dijital ve yeşil dönüşümü hızlandıracağı ve tarafların ekonomik güvenliğine katkı sağlayacağı belirtilmektedir. Bununla birlikte, sürecin tamamlanması için insan hakları, temel özgürlükler ve uluslararası hukuka uyum gibi koşulların yanı sıra Ankara Anlaşması Ek Protokolü’nün Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni de kapsayacak şekilde uygulanmasının talep edilmesi tartışmalı bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
Rapor ayrıca Komisyonun sanayi politikaları ve “Made in Europe” yaklaşımına değinmekte; AB ile serbest ticaret anlaşması veya Gümrük Birliği ilişkisi bulunan ülkelerden gelen ürünlerin de bu kapsamda değerlendirilmesini olumlu karşılamaktadır. Bu yaklaşım, aday ülkelerin AB ekonomisiyle daha fazla bütünleşmesini teşvik eden bir adım olarak değerlendirilmekte ve gelecekte hazırlanacak ilgili mevzuatın Türkiye gibi Gümrük Birliği ortaklarını da içermesi tavsiye edilmektedir.
Vize serbestisi konusunda ise rapor, Türkiye’nin kalan kriterleri tamamlaması çağrısında bulunurken, yükümlülüklerin yerine getirilmesinin ardından AP’nin süreci ilerletmeye hazır olduğunu belirtmektedir. Türk vatandaşlarının vize başvurularında karşılaştığı güçlükler açık şekilde dile getirilmekte ve teknik ile idari engellerin giderilmesi istenmektedir. Ayrıca iş insanları ve Erasmus öğrencileri gibi belirli gruplar için vize kolaylaştırma uygulamalarına destek verilmektedir. Bu açıdan özellikle son dönemde vize aracı kuruluşları hakkında açılan soruşturmalar ve AB’ye seyahat etmek isteyen Türk vatandaşlarının yaşadığı zorluklara değinilmemesi raporun önemli bir eksikliği olarak görülmelidir.
Türkiye ve Gürcistan Aynı Kategoride Mi?
Türkiye, AB ile Ortaklık ilişkisinin başlamasından itibaren hep kendine özgü bir ülke olarak uzun ince yoluna devam etti. Bu yolun kimi aşamalarında başka ülke ve ülke grupları ile birlikte anılsa da aslında hiçbir zaman bir kategorinin parçası olmadı. AB ile ilişkisinin kökeni ve gidişatı, coğrafi konumu, kültürel yapısı, bölgesel ağırlığı gibi nedenlerle kendine özgü bir süreç yaşadı ve deneyimlemeye devam ediyor. Türkiye başlangıçta Yunanistan ve zaman zaman AT ile Ortaklık Anlaşması imzalayan Tunus gibi Kuzey Afrika ülkeleri ile, Orta ve Doğu Avrupa Genişlemesi sırasında bu ülkelerle müzakerelere aynı tarihte başlayan Hırvatistan ve daha sonra Türkiye gibi aday ülke statüsünü alan Batı Balkanlar ülkeleri ile birlikte ele alındı. Bu ülkelerin büyük kısmı Türkiye’nin önüne geçip üyelik süreçlerini tamamladılar.
Son olarak bu listeye Gürcistan eklenmiş oldu. AP aday ülke raporları ile ilgili açıklamasında şu başlığı kullandı: “Gürcistan ve Türkiye: Reformlar Olmadan AB’ye katılımda ilerleme de olmaz”. AP Gürcistan raporunda demokratik gerileme vurgusu vardı ve iktidardaki Gürcü Rüyası partisinin bu gidişatı düzeltmek için tedbir almadığı eleştirisinde bulunuyordu. AB ve Üye Devletlerin Gürcistan ile ilişkilerinin, demokratik gerilemenin tersine döndürülmesi ve Rus tipi AB karşıtı dezenformasyona karşı önlem alınması koşuluna bağlı olması gerektiği tavsiyesinde bulunuluyordu. Türkiye için ise AB genişleme politikasının yeniden hız kazandığı bir dönemde demokratik reform eksikliği nedeniyle bu fırsat penceresinin kaçırıldığı tespitinde bulunuluyordu. Türk hükümetinin AB üyeliğine bağlılığını birçok defa tekrarlamasına rağmen, katılım süreci ile ilgili eksikliklerin karşılanmadığı hatırlatılıyordu. İlerleme sağlanması gereken bu alanlar hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü, temel haklar, iyi komşuluk ilişkileri ve uluslararası hukuk idi.
Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği ile ilgili görüşlerin aktarıldığı son bölümde ise, Türkiye’nin AB katılım sürecinin mevcut koşullarda devam ettirilemeyeceği belirtilmektedir. Demokrasideki gerilemenin ötesinde Türkiye’nin AB sürecini engelleyen diğer hususlara değinilmemekte ve AB’nin rolü dikkate alınmamaktadır. Türkiye’nin AB sürecinin yeniden canlanması için yapıcı öneriler ileri sürülmemektedir. Türkiye’den muhalif figürlerin katılım müzakerelerinin yeniden açılması çağrılarını takdir etmekle birlikte hükümet tarafından somut ve inandırıcı adımlar atılmadan bu çağrıların desteklenmeyeceği ifade edilmektedir. Bir yandan Türkiye’de iktidarın AB politikası eleştirilirken muhalif kesimlerin yaptığı çağrıların da dikkate alınmaması düşündürücüdür.
Katılım sürecinin Kopenhag kriterlerine tam uyuma ve tüm Üye Devletler ile ilişkilerin normalleştirilmesine bağlı olduğu hatırlatılmakta ve Kıbrıs sorunu dahil olmak üzere Türkiye’nin yapıcı angajmanının AB ve Türkiye arasında daha yakın iş birliği için anahtar olduğu belirtilmektedir. Türk hükümetine donmuş durumdaki katılım sürecinin ötesinde AB kurumları ve Üye Devletler ile daha yakın, dinamik ve stratejik bir ortaklık için çalışmaya devam etme çağrısı yapılmaktadır. Burada da stratejik ortaklık kavramının muğlaklığı ve 20 yılı aşkın süredir gündemde olmasına rağmen içinin doldurulamamış olması bu önerinin geçerliğini azaltmaktadır.
Raporda şu ifadeler kullanılmıştır: “Türkiye-AB ilişkileri için demokratik ilkelere saygı, hukukun üstünlüğü ve temel haklara dayalı, bu yeni, yapıcı ve ilerici çerçevenin tüm tarafların çıkarlarını nasıl içerebileceği konusunda bir düşünme sürecinin başlaması ihtiyacı üzerinde durulur. Türkiye-AB ortaklığının örneğin Ortaklık Anlaşması’nın modernizasyonu ve geliştirilmesi yoluyla güçlendirilmesi gereği vurgulanır”. Burada bir yandan katılım sürecinin Kopenhag kriterlerine bağlı olduğu belirtilmekte, öte yandan katılımın ötesinde stratejik bir ilişkinin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayalı olması gerektiği belirtilmektedir. Türkiye’nin bu koşulları karşılaması halinde neden üyelik sürecinin canlandırılması yerine stratejik ortaklık veya Ortaklık İlişkisinin güçlendirilmesi opsiyonu üzerinde durulduğu net değildir. AB genişleme sürecindeki diğer ülkeler için üyeliğin gerçekleşebileceği “tedrici entegrasyon” gibi modeller üzerinde durulurken, Türkiye için stratejik ortaklığın nihai hedef olarak vurgulanması düşündürücüdür.
Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü alanındaki sorun ve eksiklikleri AB ile ilişkilerde önemli bir gündem maddesi olmaya devam etmektedir. Bu açıdan AP raporunda yer alan detaylı değerlendirme ve eleştirilerin üzerinde durulmalı ve giderilmeye çalışılmalıdır. Demokratik, insan haklarına saygılı, temel özgürlüklerin korunduğu, laikliğin, hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığının güvence altında olduğu bir Türkiye, AB üyesi olmasının önündeki tüm engelleri ortadan kaldıramasa da AB ile ilişkilerinde veya AB ile girebileceği Gümrük Birliği’nin güncellenmesi veya vize serbestliği gibi herhangi bir müzakere sürecinde çok daha güçlü ve avantajlı bir konumda olacaktır.
Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri
ikv.org.tr














